FİLM MEKANİNCELEME

Mekan, güzellik ve biraz parıltı

guzel_ve_cirkin-8

“Zamanı ve mekanı yeniden yaratma sanatı” der Godard sinema için. Mekan da; yıllardır üzerinde çok söz söylenen konulardan biri olan sinema ve mimarinin kesişiminde yer alır aslında. Mekan dediğimiz, her hayale bir temsil aracı olur, onları yüceltir ve deneyimlere açar kendini. Fransız romancı Jeanne-Marie Le Prince de Beaumont’un, güzel ve genç bir kız ile canavara dönüşmüş bir prensi konu alan masalına dayanan “The Beast and the Beauty” filmindeki mekânlar; üç boyutlu bir kavram olmaktan çıkıp, tasarlanan ve içinde yaşayan hikâye ile donanan bir kurgu haline geliyor. Hayaller zaten kurulmuş, üstüne parıltılar gelmeye bizi de bunu yaşamaya davet ediyor. Disney 1991 yılında animasyon olarak yayınladığı filmden sonra gerçeklik ve animasyonu üst üste çakıştıran yeni “Güzel ve Çirkin” i sunuyor bize. Masallardan, kabarık eteklerden ve altın rengi parlak her şeyden hoşlanan çoğu kadın gibi filmi izlemeye başladıkça merakla filmdeki kötü günlerin geçmesini bekledim. Öyle ki, şatonun dillere destan olan -her masalda öyle olmuştur- balo salonundaki tutkulu dans sahnesini izlemek filmin en etkileyici bölümüydü. İşte bu sürede başka şeyler çekmeye başlıyor sizi. Filmin kurgusunda hikâyenin yanı başında duran mekanlar ve onların yaşatmaya çalıştıkları duygular sizi içine davet diyor. Örneğin; filmin açılışında şatonun karanlık ve aydınlık halleri birbiri üstüne geçtiğinde aslında prensin canavara dönüşmesini bu tasvirle güçlendiriyor. Filmin genelinde “mimari üzerinden” anlamı ve hissi anlatma duygusunu defalarca yaşıyoruz.

Filmin masal örgüsü “mutlu sona ulaşan” bir masal olarak betimlenebilir. Canavar tarafından kaleye hapsedilen genç, güzel ve özgür ruhlu Belle, korkularına rağmen kaledeki çalışanlarla arkadaş olur, canavarın korkunç dış görünüşünün arkasındaki hassas kalbi ve gerçek prensi keşfeder. Her ne kadar film hikâye yönünden bakıldığında 1991 de yayınlanan animasyon filmin üzerine kurulmuş gibi görünse de, filmde mekanların sadece 3 boyutlu çizimlerden ibaret olmamaları, hikâyeye kendine özgü bir derinlik katıyor. Filmin yapımcıları da bu konuya değinmiş, film için gerçek yapılardan farklı şekillerde ilham alan bir set kurgusu tasarlanmış. Canavarın şatosu, filminde ağırlıklı geçtiği alan, farklı mimari üslupları birleştirerek aslında ana kurgusunu Fransız Rokoko stilinden alıyor diyebiliriz. Bu stil özünde her detayı coşkulu göstermesiyle bilinir. Filme katkısı ise tam bu noktada ortaya çıkıyor: Filmde verilmek istenen büyülü durumun gerginliğini ve sürecini organik formlarda süsleme tasarımları ve büyük etkileyici mekanlar ile bize gösteriyor. Şatonun dış mekân çekimlerinde bile bu etkisini bir hayli görebiliyoruz. Fransa’da yer alan “Chateau de Chambord” bu şato için ilham olmuş, hatta film sonrası hayatında bu deneyimi yaşamak isteyenler için Loire Vadisi’ndeki bu şatoya gidebilecekleri önerilmiş. Yine şatodaki sahnelerden biri; kişisel olarak favorim diyebileceğim, balo salonundaki dans sahnesi filmle ilgili renklerin, duyguların öne çıktığı bir alan olarak tasarlanmış. Döşemede mermer görünümlü bir kaplama var, dikkatli bakıldığında Walt Disney’in baş harflerinden oluşan monogramı da görmek mümkün. Yukarıda ise ilgiyi çeken sadece aydınlanma için değil mekânsallığı kurgulayan avizeler var.

Yapısal olarak şatonun da kötüden iyiye -büyünün bozulmasıyla- dönüşmesinde tüm yapısal elemanların fazlaca üstünde durulmuş. Belle’nin babasının büyülü şatoya ilk geldiği anda şatonun yüksek gotik kuleleri ve iç mekânda yer alan figürler, yalnızlık ve çaresizlik üstüne bir mekan oluşturuyor. Aynı durum Belle’nin şatonun girilmez denilen ve filmin sembolü olan büyülenmiş gülün yer aldığı şatonun batı yakasına geçtiğindeki tüm duygunun mekânsal niteliklerle verilmesinde de dikkat çekiyor. Filmin bizlere yaşatmayı arzuladığı his de bence tam olarak bu aslında; masalın sadece bilindik kurgusu ile izleyiciyi kavramak yerine, mekanların veya kullanılan imgelerin yarattığı duygularla, hikayenin gerilimini ve heyecanını zenginleştirmek. Bir yandan bakıldığında her film aslında mimari görüntüler içerir diyebiliriz, ancak Pallasmaa’nın belirttiği gibi bunun için binaların gösterilmesi şart değildir; çünkü zaten her imgede bir mekân etkisi bulunur. “Güzel ve Çirkin” bu anlamda yaşandığı mekanlara göre farklı anlatımlar yapabilen, izleyiciye deneysel ortam sunan ve hayal gücünün sınırlarını zorlamasına imkân veren bir film. Bugün hala, parıltının, yaldızların ve şatoların bizi hızlıca masalın akışına bırakması olağan bir durumken, Güzel ve Çirkin’de en etkileyici hal, mekanların sadece “arka planlar” olarak kalmayıp, hikayeye ve bize heyecan katmaları, düşündürmeleri ve duyguları yaşatmaları diyebiliriz.

 

 

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.