İNCELEMESERGİ / MÜZE

Müze, bellek ve deneyim

erimtan
post-banner

Prof. Dr. Ayşen Savaş’ın müze senaryosunu yazdığı ve süreci başından sonuna yönettiği, Yrd. Doç. Dr. Onur Yüncü ve Can Aker katılımıyla tasarlanan Erimtan Arkeoloji ve Sanat Müzesi, bulunduğu bölgenin dokusuna uyan görülmesi gerekenler listesinin üst sıralarında. Müzeler, varlık sebebimizi ve içinde bulunduğumuz zaman kavramını sorgulatıp kendimizle yüzleşme olanağı sunar. Müze ziyaretlerimiz ise karşıtlıkları aynı zemin üzerinde kaynaştırma ve zihinlerimizin kanıksadığı gerçeklik sınırlarını aralama fırsatlarıdır. Binlerce yıl öncesinde yemek yenilmiş ve izleri hala üzerinde saklı gereçlerin arkasında, bugün biz olarak yemek yeriz. Bir nevi zaman yolculuğu gibi. Gerçek ve kurgu arasında salınmamıza sebep olan bir hal yaratır; müzeler. Öte yandan, mekanda deneyim, bellek ve zaman ilişkilerinin sorgulanmasına da olanak sağladığı için müzeler oldukça verimli kaynaklardır.

İlk müzemiz, Erimtan Arkeoloji ve Sanat Müzesi, Ankara Kalesi’nde, çevredeki Osmanlı yapıları ile bir arada, üç eski Ankara evinin yeniden kurgulanması ile oluşturuldu. Ankara’nın önemli diğer iki müzesi olan Anadolu Medeniyetleri Müzesi ve Rahmi Koç Müzesi ile yakın konumlanıyor. 2013-2015 yılları arasında yapımı devam ederken, müzecilik programı da aynı anda yaratıldı. Kurguda, alan dolaşım şemasından duvar grafiklerine kadar tüm sergileme senaryosu ele alındı. Müzede sergilenen eserlerin çoğu Roma dönemi mutfak eşyaları.

Müzenin “Ankara taşları” ile kaplı yüksek dış cephesi, ilk anda yapı ile istemsiz bir tanışıklık hissi yaratıyor. Bu durum, bireyin malzemelerle ilişkisinin, kendi kişisel anılarından ya da toplumsal hafıza kodlarından ibaret olması durumunu bir kez daha hatırlatıyor. Bireysel olarak ait olduğumuz topluluğa özgü ürettiğimiz tüm hafıza kodları; estetik, kimlik vb. mekana dair tüm bu birikimler ilk iletişimimizi etkiliyor. Ankara taşları da yapının iletişimini; bu bağlamda, kentin bellek notlarından yararlanarak kuvvetlendiriyor. Ancak cephenin terasa bakan yüzeyinde kurgulanan nişlere yerleştirilen taklit Roma heykellerinin bu etkiyi azaltıyor. Cephedeki vurgu, mekanın girişindeki kabartmalı geniş bakır kapı ile güç kazanıyor. Brüt beton, masif ahşap, siyah metal malzemenin bir aradalığı; eski bir mekanın 20. yy malzemeler ile birlikteliği bilgisini girişinden itibaren ziyaretçisine iletiyor. Yatayda yerleşen yapının perspektif etkisi, iç mekan duvarlarda kullanılan travertenlerin yatay taraklanması ile daha da güçlü hale geliyor. Geniş galeri boşluğu, tavanda kullanılan siyah çelik konstrüksiyon ve ahşap desenli dökme beton mekanın perspektif etkisini güçlendirirken, uzayıp giden derinlikte kayboluyorsunuz.

Girişte iki yanda karşılıklı olarak kurgulanmış “ana giriş” ve “hediye dükkanı” alanları bir nevi zaman geçiş turnikeleri konumunda. Müzeye girişte bu alan ile karşılaşmak içerideki gerçekliğe/zamansal farklılığa sert bir girişi önlemek gibiyken, çıkışta tekrar buradan geçmek de, yaşadığım gerçekliğe daha yumuşak bir geri dönüş yapmak gibi.

post-banner

Hediye dükkanı” bölümünde binlerce yıl öncesinin süs eşyalarının ve gündelik yaşam nesnelerinin replikalarına bugün sahip olma motivasyonu, estetik algı ve yaşam pratikleri konusunda, bizi, yeniden sorgulamaya yönlendiriyor. Bu durumu, bir nevi zamana sahip olmak, hükmetmek gibi yorumluyoruz. Bu yüzden, müzelerde her şey hem çok tanıdık; gündelik hayatın bir parçası gibi, hem de her noktası ile fantastik bir kurgunun parçası gibi gelir.

Giriş katta galeri boşluğu ziyaretçiyi iki yana yönlendiriyor. Bu alanlarda, nişler içerisinde sergilenen eserlerin çerçevelenmesi için kullanılan malzemeler ve onların titiz üretim detayları, renkler ve aydınlatmaların yarattığı vurgular, ziyaretçiyi eserleri incelemeye yönlendiriyor. Bu yönlendirme duvarda kullanılan yatay taraklanan travertenlerin de yönlendirmesi ile iyice güçleniyor. dikkat dağıtıcı unsurlarında olmamasından kaynaklı eserlerin ham travertenlerin arasında yerleşimleri de netlik için oldukça önemli bir vurgu yapıyor. Ancak bu durum bir süre sonra dikkatinizin dağılmasına neden oluyor. Görsel destekleyicilerin yanı sıra alanı algılamada diğer duyuları tetikleyecek desteklere ihtiyaç duyuluyor. Üç boyutlu bir nesnenin iki boyutlu görseline ya da ekranına bakmaktan farklı bir durum gibi gelmiyor. Dayatılan açıdan bakma zorunluluğundan ötürü, kısa bir süre sonra konsantrasyon kaybediliyor. İletilmek istenen bilgi tamamıyla alınamıyor. Sergileme camları bir nevi ekran görevi görmeye başlıyor ki bu da dijital ekranlar karşısındaki izleyiciyi pasif izleyici haline getiriyor. Bir süre sonra eserleri, tanımlanan çerçevelerden görme zorunluluğu yorucu ve sınırlayıcı kalıyor.

“Kafe” bölümünün arka alanından , yemek araç gereçlerinden süs eşyalarına, geniş yelpazede gündelik yaşam nesneleri içeren ağırlıklı Roma koleksiyonu yer alıyor. Sergileme ünitelerinin renk seçimi, üretiminde seçilen malzemeler ve uygulanan aydınlatmalar, birlikte oldukça güçlü bir etki yaratıyor. Bu etki, ortam aydınlatmasının homojenliği ile de destekleniyor. Sergilenen ürünlerle müze ziyaretçisinin etkileşiminin bu alanda biraz daha dinamik olması hedeflenmiş. İki kat arasında yerleştirilen bazı kısımları dijital olan dikey ünitenin bu çerçevede kurgulanmış olduğu söylenebilir. Dijital kısımlardaki hareketli görüntüleri ekranlardan algılamak pek kolay olmuyorken başka bir sergileme ünitesinin cam yüzeyinde, ürünün üretim süreçlerinin gösterilmesi ile ilgi çekici hale gelebiliyor. “kafe” bölümünün gündelik mutfak eşyalarının bulunduğu yerin arkasında kurgulanması ve eski yemek tariflerinin bulunması fikri ise şimdiki zaman ile geçmiş zamanın eş zamanlılığına hissettiriyor.

Müzenin zemin katında güncel sergi alanı, konser için kullanılan çok amaçlı salon, atölye mekanları, yapının mimari plan maketlerinin ve manifestosunun anlatıldığı alan, tuvaletler ve tarihi mezar taşlarının sergilendiği bölüm bulunuyor. Bu alan içinde tanımlanmış tüm bölümlerin birlikteliği, ilginç bir kurgu oluşturuyor. Güncel olan zamana ait bir serginin -yani geçici olanın-, ölüm simgesi mezar taşlarının-yani kalıcı olanın- karşısında sergilenmesi ve bu birbirinin zıttı birlikteliğe gündelik yaşam pratiklerinin dahil olması –tuvalet, müzik dinlemek-, fantazi ile gerçeğin harmanlanması oluveriyor. Günlük yaşam alışkanlıklarında bireyin en bilinmez gerçekliği olan ölüm olgusu, zaten bu pratikler arasında başlı başına unutulmaya ya da gizlenmeye çalışılan bir durumken, tüm çıplaklığı ile karşınızda durması keskin bir yüzleşme yaşamanıza neden oluyor. Bir nevi ölüm ile konuştuğunuz gündelik eylemlerin kaynaştığı ve sonrasında da normalleştirildiği bir alan içinde buluyorsunuz kendinizi. Bilinmezin, hiçlik durumunun vücut bulup estetik bir algı içinde iletişime geçtiğini düşünüyorum. Tüm bu kurgu zihnime “yok olma”, “zaman”, “var olma”, “an” kavramlarını sorgulatıyor.

 

 

 

 

post-banner

Bir Cevap Yazın